Northern Cyprus Tourism

May 26, 2009

Yapabilseydim

Filed under: Güzel Hikayeler

YAPABİLSEYDİM !

   Genç bir insanken,dünyayı değiştirmek istemiştim.Ne var ki dünyayı değiştirmenin çok zor olduğunu gördüm,bu yüzden ulusumu değiştirmeye  çalıştım.Ulusumu değiştiremeyeceğimi anladığımda ,yaşadığım kente diktim gözlerimi.Ne var ki yaşlı bir adam olarak kentimi değiştiremedim;o zaman ailemi değiştirmeye karar verdim…

   Şimdi yaşlı bir insan olarak,tek değiştirebileceğim şeyin kendim olduğunun farkına vardım ve birden anladım ki,eğer uzun süre önce kendimi değiştirseydim ailemi etkileyebilirdim.Ben ve ailem kenti etkilerdik…Kentin etkisi ulusu değiştirirdi ve ben dünyayı değiştirebilirdim,gerçekten de…

                             bir keşiş

May 5, 2009

Eskiler

Filed under: Güzel Hikayeler

 Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı.
      Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
      Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi,hep evdeydi.
      Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.

      En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
      Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
      Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
      Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.
      Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
      Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile  dalardık.
      Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
      Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su  içerdik.
      Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı  bardaktan kana kana içerdik.
      Kısacacı evine girip gelen ( ki sadece çişi gelen giderdi evine ) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
      Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
      Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.

      Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
      Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
      Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
      Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir
      bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan
      çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
      Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
      Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
      Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı
      alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

      Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
      Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında,
      temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
      Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
      Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; bilmem kaç kuruş
      hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
      Evlerimiz var içinde yaşayan yok. Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok.
      Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar…
      Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

      Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
      Ben kapılarında ‘ vale ‘ lerin, ‘ bady ‘ lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
      Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği
      arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
      Benim değildir bu kültür.
      Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
      Nedir bunlar?
      Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
      Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
      İyi de neden böyle olduk ?
      Biz mi istemiştik?
     
      Her toplum haketiği gibi yönetilir derler ya,hakettiği gibide yaşar diyelim mi ?
      (Yazari bilinmiyor)

Fare Öyküsü

Filed under: Güzel Hikayeler

Fare Öyküsü

 
Evin  minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi  açtıklarını gördü. Kendi  kendine: 
 -   "İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü. 
 
Bir  süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı. 
-   "Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak telaşla  bahçeye fırladı. 
 

Minik  fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı  ve gıdakladı: 
 
-  "Zavallı farecik…Bu senin sorunun benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük  kapanın" dedi. 
 
Tavuktan  destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu ve, -  "Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye 
adeta çırpındı.  Domuz  anlayışla karşıladı ama, 
 
-  "Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol" 
dedi. 
 

Minik  fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve , 
 
-  "Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi. 
 
İnek; -"Bak  fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor." dedi. 
 
Sonunda  farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün  tek başına karşılaşmak 
zorunda olduğunu anladı…. 
 


O  gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam  yorgunluktan gözleri kapanacaktı 
ki birden bir ses duyuldu. Gecenin sessizliğini  bölen gürültü, fare kapanından geliyordu. 
 
Çiftçinin  karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu. 
 
Karanlıkta  kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti. 
 
Kuyruğu  kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı. 
 


Çiftçi,  karısını apar topar doktora götürdü. Doktor, zehiri temizledi sardı. Çiftçi  karısını eve getirdi, yatırdı. 
Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu.  Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu. 
 
Böyle  durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını  alıp bahçeye koştu. 
 
Karısı  taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi. 

 

Karısının hastalığını duyan  komşular ziyarete geldiler.  Onlara  ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti……

Çiftçinin  karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi. Birkaç  gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi 
ve öldü. 
 
Cenazesine  çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya  yolladı…..


 
 
Fare  tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi. Birisi,  sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile 
karşı karşıya ise hepimizin  aynı tehlikede olabileceğini hatırlayalım. Hepimiz  yaşam denilen bu yolculukta yer alıyoruz. 
Diğerimiz için bir gözümüzü açık tutmalı ve  diğerlerini cesaretlendirmek için çaba harcamalıyız…. 

‘Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerideki cephenin suskunluğudur. 
Mustafa Kemal Atatürk‘’

February 26, 2009

Neden Ben?

Filed under: Güzel Hikayeler

Efsane Wimbledon’un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeydi.. Hayranlarından biri sordu.. ‘Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?’ Arthur Ashe cevap verdi.. ‘Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4′ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘Niye ben?’ derim?. Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı.. Zorluklar güçlü.. Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazı.. Tanrı’ya asla ‘Neden ben’ diye sormayın. Ne olacaksa olur.

October 22, 2008

Fırtına

Filed under: Güzel Hikayeler

FIRTINA…. Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı. Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp ‘çiftlik işlerinden anlar mısın?’ diye sormadan edemedi çiflik sahibi. ‘Sayılır’ dedi adam, ‘fırtına çıktığında uyuyabilirim’. Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı. Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar: Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: ‘Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.’ Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: ‘Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.’ Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu. Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: ‘Fırtına çıktığında uyuyabilirim’ Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir) hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca. Sevgiyle kalın. KIZGINLIKLA KARAR ALMAYIN, MUTLULUKTAN UÇTUĞUNUZDA SÖZ VERMEYİN. İKİSİ DE SARHOŞLUK ÂNIDIR, AKIL BAŞTA DEĞİLDİR …

October 11, 2008

Filed under: Güzel Hikayeler
Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore’deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere’den ayrılacaktı, hiçbir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.

Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan’i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane mmuresine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı,adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:

‘Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore’ye gidiyorum, sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum. yanıtınızı sabırsızlıkla bekliyorum.’

 

Holly’den olumlu yanıt geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan’ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly’i görmek istediğini yazdı.’Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen’ diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi.’Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım.’ dedi. 

 

Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly’i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve ‘Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?’ diye sordu. Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly’le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, ‘Merhaba Holly’ dedi gözlerinin içi gülerek. ‘Pardon’ dedi kadın. ‘Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun ‘hayatının sınavı’ olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafe’de bekliyormuş…’

Filed under: Güzel Hikayeler

Arabanın lastiği tam tımarhanenin önünde patlar. Adam arabayı kenara zor yanaştırır. Sonraki işlem malum… Kriko, stepne, bijon anahtarı ve tekeri söker. Ama söktüğü 4 adet bijon, yuvarlanıp yağmur mazgalına düşer. Mazgal açılır gibi değil, Bijonlar görünmüyor bile. Adam bir sağına bakar, bir soluna bakar, çaresiz kaldırıma çöker. Olayı en başından beri tımarhanenin demir parmaklıklı penceresinden izleyen bir deli, seslenir; - Ula salaaak! Sen ne yapıyorsun orda öyle? - Sorma birader,lastik patladı ve değiştirirken bijonları mazgala düşürdüm. - Düşündüğün şeye bak! Diğer lastiklerden birer tane bijon çıkar. Hepsi 3 bijonlu olsun. Seni, lastikçiye kadar idare eder. Adam hemern denileni yapar. Ve akıl hastanesindeki deliye seslenir: - Senin ne işin var tımarhanede? Cevap müthiştir…. - Biz burada delilik’ten yatıyoruz kardeşim, salaklık’tan değil…!

July 15, 2008

Kör Kuyu

Filed under: Güzel Hikayeler

Gunlerden bir gun, koylerden birinde, adamin birinin esegi, kuyunun birine dusmus.
Niye duser, nasil duser sormayin. Esek bu. Dusmus iste.
Belki kor bir kuyuydu, agzi tahtayla kapatilmisti, belki uzerine de toprak dokulmustu.
Zamanla tahta curudu, zayifladi, uzerindeki toprakta biten otlari yemek isteyen
esegin agirligini cekemedi ve gum diye esegi yuttu kuyu.
Hayvancik saatlerce aci icinde kivrandi, bagirdi kendi dilinde.
Sesini duyan sahibi gelip bakti ki vaziyet kotu.
Zavalli esegi kuyunun dibinde melul mahzun bakiniyor.
Ustelik yaralanmis. Karsilastigi bu durumda kendini esegi kadar zavalli hisseden adamcagiz koyluleri yardima cagirdi.
Ne yapsak, ne etsek, nasil cikarsak sorulari havada kaldi.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak icin calismaya degmez.
Tek care, kuyuyu toprakla ortmek ve hayvani kuyuya gommek.
Ellerine aldiklari kureklerle etraftan kuyunun icine toprak attilar.
Zavalli hayvan, uzerinegelen topraklari, her seferinde silkinerek dibe doktu.
Ayaklarinin altina aldigi toprak sayesinde her an biraz daha yukseldi
ve sonunda yukariya kadar cikmis oldu.
Koyluler agzi acik kalakaldi.

Kissadan hisse; Hayat, bazen bizim de uzerimize abanir. (Ne bazeni, cogu zaman.)
Ustumuzu toz toprakla ortmeye calisanlar cok olur.
Bunlarla bas etmenin tek yolu, yakinip sizlanmak degil,
dusunup silkinmek ve kurtulmak,aydinliga adim atmaktir.
Kor kuyuda olsak bile!’

Filed under: Güzel Hikayeler

 Yapabileceğin her iyiliği
 Yapabileceğin her şeyle
 Yapabileceğin her yolla
 Yapabileceğin her yerde
 Yapabileceğin her zaman
 Yapabileceğin müddetçe yap.
 John Wesley (1703-1791

Hayatın Özü

Filed under: Güzel Hikayeler

 Hayatın Özü
Hayatın anlamı nedir diye sordum Yunan Kültür ve Tarih profesörü olan yaşlı hocama. Her zamanki gibi salonda kahkahalar yükseldi ve insanlar çıkmak için kalkmaya başladı.
 Papaderos, elini havaya kaldırdı, salondaki kargaşayı yatıştırdı ve gözleriyle ciddi olup olmadığımı sorgularcasına uzun bir süre bana baktı.
 “Sorunuzu cevaplayacağım,” dedi.
 Pantolonunun arka cebinden cüzdanını çıkarttı ve deri cüzdanı karıştırarak, aşağı yukarı bir madeni para büyüklüğünde, çok küçük yuvarlak bir ayna çıkardı. Ve sonra şunları anlattı:
 “Benim çocukluğum savaş zamanına rastlar. O zamanlar çok yoksulduk ve çok uzak bir köyde yaşıyorduk. Bir gün yolda bir aynanın kırılan parçalarını buldum. Alman yapımı bir motosiklet orada hurda haline gelmişti.”
“Dağılan parçaları bulup bir araya getirmeye çalıştım, fakat bu mümkün olmadı, o yüzden sadece en büyük parçayı aldım. İşte bunu.
 Daha sonra onu bir taşa sürterek yuvarlak hale getirdim. Ve sonra onunla bir oyuncak gibi oynamaya başladım ve güneşin hiçbir zaman ulaşamadığı karanlık yerlere - derin çukurlara, yarıklara ve karanlık noktalara bu ışığı yansıtabilmek beni çok etkiledi.
 Benim için en ulaşılamaz yerlere ışığı götürmek bir oyun olmuştu.”
 “Daha sonraki yıllarda o küçük aynayı sakladım ve boş zamanlarımda çoğu kez onu elime alıp oyunun büyüsüne kendimi kaptırdım.
 Gençlik devirlerim de geçince şunu anlamaya başladım ki, bu benim için sadece bir çocuk oyunu değil, hayatımda yapabileceğim şeyleri sembolize ediyordu.
 Işığın veya kaynağının ben olmadığımı anlamaya başladım. Fakat, ışık - gerçek, anlayış ve bilgi - oradaydı ve eğer ben o ışığı yansıtırsam pek çok karanlık yerde bu ışık parlayacaktı.”
 “Ben, şeklini ve biçimini bilmediğim bir ayna parçasıyım.
 Yine de sahip olduğum şeyle bu dünyanın karanlık yerlerine, insanların yüreklerindeki karanlık noktalara ışık ulaştırabilirim ve bazı insanlar için bazı şeyleri değiştirebilirim.
 Belki diğer insanlar da benzer şekilde düşünebilir veya davranabilir.”
 “İşte bu benim yapmak istediğim şeyin ta kendisi!
 İşte benim hayatımın anlamı bu!”
 Ve daha sonra küçük aynasını dikkatlice kaldırarak tuttu ve pencereden süzülen güneşin parlak ışınlarını yakalayıp yüzüme ve sıranın üzerinde kenetlenmiş ellerime yansıttı.
 O yaz Yunan Kültürü ve Tarihi hakkında edindiğim bilgilerin çoğu hafızamdan silindi. Fakat hala aklımdaki cüzdanda küçük yuvarlak bir ayna taşıyorum.
 Ted Cashion

Get free blog up and running in minutes with Blogsome
Theme designed by Jay of onefinejay.com